BRING THE HYPE TO ART

HAYATTA EN ÖNEMLİ ŞEYLERDEN BİRİ KENDİMİZİ EĞLENDİREBİLMEK

röportaj
MESUT ÖZTÜRK

Zamansız eserleri zamansız kılan estetiğin ne olduğunu anlamaya çalışıp onun özüyle yeni bir şey yaratmaya çalışıyorum. İçimizde formülünü tanımlayamadığımız zamansız bir estetik duygusu olduğuna inanıyorum.

Hayatta seni neler heyecanlandırır?

Spontane çıkılan yolculuklar, yeni şehirler görmek, bildiğim bir şehrin yeni bölgelerini görmek ya da yeni projelere başlamak. Yeni başlangıçlar ve keşifler heyecanlandırır beni.

Pandemiden dolayı seyahat konusunda engelliyiz. Peki, gezip görme, keşfetme dürtünü nasıl doyuruyorsun?

Pandemi beni bu açıdan çok zorladı çünkü gerçekten seyahat etmeyi seven bir insanım.
Ailem Edirne’de, onları ziyarete gidiyorum zaman zaman. Aslında memleketim Bulgaristan. Günübirlik oraya geçiyorum bazen ve sınırdan geçmek bile yurtdışına gitmiş hissi veriyor bana. Ben de dört gözle hayatın normale dönmesini ve tekrar seyahat etmeyi bekliyorum.

Bulgaristan, sosyalizmden kalma yapıtlarıyla, bir mimar olarak seni fazlasıyla besliyor olsa gerek.

Kesinlikle. Anıtları çok seviyorum. Terk edilmiş fabrikalar var; onları deneyimlemek çok ilginç bir duygu dünyasına götürüyor beni. Eskiden ekonomik anlamda daha parlak bir dönem yaşanmış ve o parlak dönemin kalıntılarını görmek ilginç. Her kasabada bir fabrika var mesela, şimdi hepsi terk edilmiş. Çok iddialı, acayip ve devasa anıtlar var büyük şehirlerde. Bir şehre gittiğimde oradaki anıtı da mutlaka ziyaret ederim.

Halka Vazolar pastel renklerden oluşuyor. Bu seçki, duygu dünyanı hangi açıdan yansıtıyor?

İç dünyamla paralel olduğunu düşünüyorum. Renkli bir iç dünyam var aslında ama bunu dışarıya pek yansıttığımı düşünmüyorum. Açıkçası biraz içedönük ve sakin bir yapıya sahibim. Renkli ama renkler sakin ve solmuş; bu açıdan karakterimin yansıması gibi diyebilirim.
Formlarla ilgili antik referanslar söz konusu ve rasyonel bir çalışma var arkasında, ama renkler içgüdüsel çıktı.

Halka Vazolardan oluşan bir köy olsaydı, Şirinler Köyü gibi, ideolojileri ne olurdu?

Ben başta hep aile gibiler dedim ama şu an 125 tane oldular ve gerçekten bir köy oluşturuyorlar artık. Eşitlikçi ve demokratik bir topluluk olurlardı. Yönetim kadrosunda her renkten bir vazonun olduğu bir meclis tarafından yönetilirlerdi. Her rengi temsil eden demokratik bir yönetim kurulu, ortak bir karar alırdı diye düşünüyorum. Bir de arada kırılmış vazolar var. Onları sergiye veya satışa çıkarmıyorum, onları genelde anneme hediye ediyorum. Edirne’deki evde bir Kırık Vazolar sergisi var. Bu köyde de muhtemelen o Kırık Vazolara pozitif ayrımcılık yapılırdı.

Yarattığın dünyada seni büyüleyen nedir?

Yaratım sürecinin kendisi benim için epey büyüleyici; özellikle üretim sırasındaki heyecanım canlı hissetmeme neden oluyor. Genel olarak insanların verdiği tepkiler de çok şaşırttı beni. Yaparken hiç bu kadar sevileceklerini ve önemseneceklerini tahmin etmemiştim. Çok güzel ve pozitif yorumlar aldım ve bu beni çok heyecanlandırdı.

O zaman dünyaca ünlü tasarımcı Simon Porte Jacquemus’nün Halka Vazolara verdiği tepkiye bir dokunalım. Paris’te açtığı Oursin adlı restoranında mekânın kimliğini belirleyen Akdeniz Bölgesi’ne ait seramikler sergiliyor. Bunlar arasında Mesut Öztürk imzalı Halka Vazolar da var. Senin ve vazolarının başına gelen bu güzel havadisten bahseder misin?

Hiç beklemediğim bir şeydi. 2019 yazında Paris’te kolektif bir sergiye başvurdum ve kabul edildim. Beş vazoyla katıldım. Jacquemus de açılışa gelmiş ve açılış kokteylinde beşini birden satın almış. Ben de o vakit arkadaşlarımla şarap içiyordum bir köşede. Küratör, “Vazoların hepsi satıldı, üstelik Jacquemus aldı,” deyince ben de tabii ki tanışıp teşekkür etmek istedim. Vazolarla çok ilgili olduğunu ve Paris’te açtığı yeni restoranında sergilemek üzere vazolar aradığını söyledi. Daha sonra da iletişimimiz devam etti ve Jacquemus’ün düzenlediği başka bir etkinlikte on vazom daha satıldı. Çok güzel bir rastlantı oldu benim için. Vazoların çok hızlı duyulmasını, hem Türkiye’de hem de Avrupa’da popülerlik kazanmasını sağladı. Gerçekten çok heyecan vericiydi benim için.

Eserlerin fantastik bir gerçeklikte canlansa ve konuşmaya başlasalar ne derlerdi?

Halka Vazoları yaparken öyle bir amacım olmasa da sonradan baktığımda çok sevimli yaratıklara benziyorlar sanki. Komik ve mutlular, çok da eğleniyorlar gibi bir duygu oluşuyor bende onlara dair. Bu anlamda baktığımda Teletubbies’e benzetebiliriz. Onlar gibi şapşal ve sevgi dolular. “Sarılalım sıkı sıkı,” diyebilirler mesela.

Sanatın sana hangi süper gücü sağladığını düşünüyorsun?

Sanatçı kişiliğinin, insanı özgürleştirdiğini düşünüyorum. Sanatçı olarak tanımlandığında toplumsal normlardan daha bağımsız hareket edebilme özgürlüğüne sahip olduğuna inanıyorum. Asıl benliğimizi ortaya koymamızı engelleyen bazı toplumsal kalıplar ya da baskılar söz konusu. Hayatımın farklı dönemlerinde çeşitli kimliklere büründüm. Mimar olarak beyaz yakalı bir dönemim de oldu, akademik olarak ilerlediğim bir dönem de. İster istemez üstlendiğin bu rollerle hareket alanını ve davranma biçimini belirleyen bir çerçeve oluşuyor. Sanatçı kimliğimle çok daha özgür, istediğimi yapabiliyormuş ve asıl benliğimi ifade ediyormuş gibi hissediyorum. 


Senin süper kahramanın kim ve neden?

Rick and Morty’deki dede Rick Sanchez. Rick’i çok yakın buluyorum kendime. Hayatın anlamsızlığının ve absürdlüğünün farkında, çok da canı sıkılıyor ama bunun karşısında kendine bir dünya yaratmış garajında, icatlarıyla kendini eğlendiriyor aslında. İcatlarıyla dünyayı değiştirebilecek birisi ama bunun peşinde koşmuyor, sadece kendine ait bir dünya yaratıp onun içinde var olmayı seçiyor. Ben de aslında seramik pratiğine bu amaçla başladım; kendimi eğlendirmek için. Toplumsal açıdan çok sağlıklı bir karar gibi gelmeyebilir, sonuçta akademik bir kariyerim vardı ve mimar olarak da devam etme ihtimalim vardı, ancak bu alanlarda iyi hissetmiyordum ve bunları bırakıp seramik yapacağım dedim. Bence hayatta en önemli şeylerden biri kendimizi eğlendirebilmek. 

Mesut’un bir sözlüğü olsa ilk 5 kelimesi ne olurdu?

Keşif, yaratmak, öğrenmek, yolculuk ve oyun.

İlham perin nereli ve nasıl bir tavrı var?

İlham perim, mağaralardan oluşan bir labirentin içinde yaşıyor. Ona her zaman ulaşamıyorum, biraz nazlı birisi. Çoğu zaman mağaralara dalarak bıkıp usanmadan onu aramam gerekiyor. Tüm dehlizlere girip çıkarak ciddi anlamda çalışmam gerekiyor. Yeterince ısrarcı ve inanmış olduğumda kendini gösteriyor. Nadiren mağaranın dışına çıkıp bana el sallıyor. Çok nadir de olsa özel anlar oluyor. Onu arama motivasyonumun ortaya çıkması için galiba mutsuz olmam gerekiyor. Keyfim yerindeyse zaten bir şey üretmek gibi bir dürtüm olmuyor ama mutsuzluğa düştüysem, iç dünyama gömüldüysem bu durumdan kurtulmak için bir şeyler yaratma isteği yükseliyor içimde ve aslında yaratım sürecine o noktada giriyorum.

Yaratım prosesini nasıl hayal etmeliyiz?

Yaratım uzun bir süreç. Önce ilham perisini aramakla geçiyor. İlham perisi tabii ki burada bir metafor, yalnız ve kendinle kalıp düşünmekten geçiyor. Ne yapmalıyım, nasıl yapabilirim, nasıl özgün bir şey ortaya çıkarırım gibi bir dizi soruya cevap bulmakla geçen bir süreç. Bir sürü eskiz, yüzlerce çizim ve bunların birçoğu da çöp oluyor. Ciddi bir odaklanma gerekiyor bu aşamada. Bu süreyi kısaltıp üretmeye erken başladığımda iyi sonuç alamıyorum. Yaptığım eskizleri dinlendirip birkaç gün sonra tekrar defterimi açıp objektif bir gözle değerlendirmeye çalışıyorum. Her adımı düzgünce planladığımda uygulama kısmı daha sancısız ve keyifli akıyor.

Sanatının zamansızlığını nasıl tanımlarsın?

Kendi üretimlerime zamansız demek iddialı olur. Üretimlerim zamansız mı bilmiyorum, bunu zaman gösterir ama ilham aldığım eserler zamansız estetiğe sahip eserler; antik medeniyetlerin çanak, çömlek ve heykelleri. Onlara bakıp onları çağdaş bir form diline uyarlamaya çalışıyorum. Aslında o zamansız eserleri zamansız kılan estetiğin ne olduğunu anlamaya çalışıp onun özüyle yeni bir şey yaratmaya çalışıyorum. İçimizde formülünü tanımlayamadığımız zamansız bir estetik duygusu olduğuna inanıyorum. Bu duyguyu harekete geçiren eserler güncelliğini kaybetmiyor.

İçindeki çocuğu yansıtan özelliklerin nedir? Onu nasıl besleyip koruyorsun?

İçimdeki çocuk epey baskın bir karakter. Onu susturmaya çalıştığımda da ortaya çıkmasını biliyor. Ben de seviyorum onu. Daha yetişkin tavırlar sergilemeye çalıştığım bir dönem oldu. Seramiğe başlamak içimdeki çocuğu tekrar serbest bırakmak, onunla barışmak gibi bir girişimdi benim için aslında. O dönem bir kendini sorgulama sürecine girdim. “Ben eskiden mutlu bir çocuktum, niye şimdi mutsuzum?” dedim. “O zamanlar beni mutlu eden şeyler neydi?” gibi sorular sorup cevabın kendi kendime kalıp bir şeyler üretmek ve oyun oynamak olduğunu hatırladım. O zamanlar Legolarla bir şey yapardım, oyun hamuruyla şekiller yaratırdım, onlar yoksa bahçedeki killi toprağı şekillendirirdim. Kendi kendime eğlenirdim, hep o bireysel yaratma eylemiyle tatmin oluyordum. Seramiğe başlamamın çıkış noktası da aslında içimdeki çocuğu tekrar uyandırma isteğiydi. Oyun oynamayı seviyorum. Sıkıldığım anlarda en alakasız şeylerden oyunlar yaratıyorum kendime. Bir merdivendeki basamakların sayısını tahmin etmeye çalışmak, derzlere basmadan yürümek veya bir objeyi bir hedefe atıp tutturmaya çalışmak gibi…

İstanbul ile ilişki durumun nedir?
A: İlişki içinde
B: Karışık
C: Ayrıldık ama kopamıyoruz
D: Açık ilişki

Artırıyorum: E şıkkı. Ayrılmaya karar verdim ama söyleyemiyorum. Göçmen bir ailenin çocuğuyum. 10 yılda bir göç ettik. Bulgaristan’da doğdum, Bursa’ya göç ettik, oradan Edirne’nin Enez ilçesine, sonra Edirne merkeze, ardından üniversite için İstanbul’a.
İstanbul, en uzun kaldığım yer oldu. Benim için miadını doldurdu, henüz ayrılmak için adım atmadım ama yakın zamanda gidebilirim İstanbul’dan.

İstanbul’u hangi şehirle aldatırsın?

Paris’le aldatabilirim. Yakın zamana kadar gönlümden hep Berlin geçiyordu ancak Paris’teki sergilerden sonra güzel bir çevrem oluştu. Tabii ki orada da seramik yapacağım ve orada atölye bulmam, sergi yapabilmem daha olası Berlin’e göre; çünkü Berlin’de bu anlamda kimseyi tanımıyorum ve başka bir şehre göç ettiğimde ilk başta birçok konuda yabancılık çekeceğimin farkındayım. Bu faktörleri göz önünde bulundurarak Paris daha cazip geliyor. Bir Ege kasabasıyla da aldatılabilir ama.

İstanbul bir insan olsa cinsiyeti ne olurdu? Nasıl bir tavrı olurdu?

Nasıl bir tavrı olurdu sorusunu benimle ilişkisi üzerinden değerlendirebilirim. İstanbul benim için uzun süredir devam eden bir flört gibi. Flört etme süresi aşılmış, gerçek anlamda bir ilişkiye evrilemiyor, adı bir türlü konulamıyor ama kopulamıyor da. Bitirmek istediğinde de bitiremiyorsun. Böyle bir çelişki içerisindeyiz. Ben aslında bitirme kararını aldım ama kendisine söyleyemedim henüz.

İstanbul’a en yakışan kişilik bozukluğu hangisidir sence?

Kaygı bozukluğu tabii ki, anksiyete. Pandemi öncesi süreçte özellikle trafikte ve toplu taşıma araçlarında birçok gerginlikle karşılaşıyorduk.

Farkındalığını yükseltmek adına ne gibi araçlar kullanıyorsun?

Pek bir şey yapmıyorum aslında, daha çok akışta kalmaya çalışıyordum. Ancak pandemi kendi sorunlarınla, korkularınla yüzleşip kendinle arkadaş olmak için bir fırsat sundu. O yüzden ayrıca bir şey yapmıyorum bu konuda bu aralar. Ama bu kadar farkındalığın ve kendimizle dost olmanın yettiğini düşünüyorum ve artık yeniden akışa dönmek istiyorum.

Seni en çok korkutan şey desem aklına ilk ne gelir?

Ailemin başına bir şey gelmesi tabii ki çok sarsar beni. Ama iç dünyamızla ilgili hepimizin birçok korkusu ve arzusu var. Yine pandemi sürecinde üzerine eğilerek fark ettiğim, beni aşağıya çeken, bilinçaltımda yatan duygunun insanları hayal kırıklığına uğratma, memnun edememe korkusu olduğunu fark ettim. Anlamsız bir korku aslında ve bunun farkında olmak gerekiyor. Aksi takdirde çok fazla evet demeye başlıyorsun ve bunu yaparken de kendi özünden taviz verip sonradan pişman olacağın birçok karar veriyorsun. Pek sağlıklı bir durum değil.

Sıklıkla kullandığın savunma mekanizmaları neler?

Genelde bir sorunla karşılaştığımda onu görmezden geliyorum ya da yok sayıyorum. Bir sorun olduğunda asla anlık tepkiler vermiyorum, üzülmüyorum, öfkelenmiyorum ve aslında çok iyi bastırıyorum. “Tamam, ben iyiyim,” diyorum. Ancak bastırılan her duygu, sonrasında ortaya çıkmaya mahkûmdur ve o an oturup üzüntümü yaşasam, ya da bağırıp çağırsam ertelemeden yol alabilirim aslında. Bu tutumumun farkına vardığımdan beri sorunlarla daha çok yüzleşmeye çalışıyorum; umarım başarılı olurum.

Değişen ve dönüşen varlıklarız. Bu sene ise büyük formatlar attı bize. Zor bir sene olmasına rağmen seni sana daha çok yaklaştıran ne oldu?

Arkadaşlıklarla ilgili bir elek oldu pandemi, az görüştüğümüz tanıdıklar elendi. Bu durum daha çok kendimizle kalmamıza yol açtı; çünkü sürekli sosyalleşirken özüne bağlanıp kendinle yüzleşmeyi öteliyorsun. İnsan sayısı azalınca kendimle daha iyi arkadaş oldum diyebilirim.

Bu sene her şeyin üstesinden gelirken sana eşlik eden şarkı hangisiydi?

Spotify’ın iddiasına göre en çok Lil Zey’den “Yolumuz Yol Değil” dinlemişim. Bu sene keşfettiğim bir rapçi. Bütün sene Lil Zey dinlemedim aslında; Spotify’ın nasıl bir algoritması var, bilmiyorum ama genel olarak Türkçe rap dinledim yıl boyunca.

Özel bir gün olsaydın ne olurdun, tüm dünyada ne kutlanırdı?

Dünya Oyun Oynama Günü olurdu. Herkesin oyunlar oynadığı bir gün olurdu. Herhangi bir oyun olabilir: Beer pong, dart, scrabble, futbol, misket, tavla, frizbi, denizde taş sektirmek... Kimin içinden ne geliyorsa oynadığı ve içindeki çocuğa bağlandığı bir gün hayal ediyorum.



Fotoğraf: Ali Yavuz Ata
Röportaj: Sevtap Tuzcu
Sayfa Tasarımı Uygulama: Batu Kantarcı
Sayfa Tasarımı: Studio Pul
Video İçeriği: Yasemin Sarıhan
Video: Özgün Özlü

 

 

 

SANATÇININ ESERLERİNİ GÖR

SEPETİM