BİR ELÇİ GİBİYİM, ESERLERİMİ VE TAŞIDIĞI MESAJLARI ORTAYA KOYMAK İÇİN – shopi go

BRING THE HYPE TO ART

BİR ELÇİ GİBİYİM, ESERLERİMİ VE TAŞIDIĞI MESAJLARI ORTAYA KOYMAK İÇİN BEN SEÇİLDİM.

röportaj
HİLMİCAN ÖZDEMİR

Bir kurgu karakterinin süper gücüne sahip olacak olsan, bu ne olurdu?

Kesinlikle zaman yolculuğu!

Paçayı sıyıracağını bilsen ve bir yasağı delebilecek olsan, ne yapardın?

Space X’in uzay roketlerinden birini çalardım. Elon Musk’ın güçlü bir kapitalizm temsili var. Uzay turizmi aktif hale gelse bile, insanların sadece bir bölümü bunu deneyimleyebilecek. Benim de deneyimlemek istediğim bir şey bu ancak böyle bir imkana sahip olma şansım yok.

Gün düşleri mi rüyalar mı?

KGün düşleri daha bilinçli ve akılda kalıcıdır ve mantıklı bir çerçeveye oturtulabilir. Gece düşleri daha duygusaldır, kopukluklar taşır ama gerçekliğin sınırsız bir kırılma yaşadığı nadir anlardandır. Seçim yapması zor gerçekten ama gün düşleri daha işlevsel olduğu için onu seçerim.

Var olmak ve yaşamak arasında sence nasıl bir fark var?

Var olmak, kişinin içsel kimliğini ortaya koyabilme becerisi ile ilgili, yaşamak ise sadece hayati ihtiyaçlarını gidermek ile alakalı diye düşünüyorum. Mesela en çok üretim yaparken var olduğumu hissederim. Eserlerimi ortaya çıkartma sürecimde içinde bulunduğum ruh hali, kafamda dönen fikirler, boş tuval ile karşı karşıya kalmak, yapacağım resmin gözümde canlanması ya da esere başladıktan bitişine kadar geçen süreç gibi şeyler bana var olduğumu hissettirir. Bana göre sanatsal ya da yaratıcı bir eylem ile meşgul olmamak, sadece yaşamak yani, yalnızca hayatta kalmak anlamına gelir; bu da hiç var olmamak ile eş değerdir.

Cevabını hep dürüst şekilde alacağın bir soru hakkın olsaydı ne olurdu?

Kişilerin sanat satın almak ile olan ilişkisi üzerine sıkça düşünürüm. Eseri alan kişi ve kurumların samimi, gerçek niyetlerini, düşüncelerini öğrenmek isterim. Eseri bir paravan, bir araç olarak mı kullanıyorlar? Eser ile kurdukları bağ nasıl bir bağ? Yoksa sadece kar odaklı bir yatırım mı? Gerçek niyetlerini öğrenmek ve oradaki ilişki hakkında fikir sahibi olmak isterdim.

Her sanatçının yaşaması gerektiğini düşündüğün zorluklar?

Sanatsal mücadelenin kendisi başlı başına bir zorluk. Coğrafya ve zaman fark etmeksizin her sanatçı kendi sürecinin verdiği acıyı ve zorluğu çekmeli, tecrübe kazanmalıdır. Deneyimleriyle birlikte kendi sanatsal algısını geliştirmek için geçtiği yolları bilinçli bir şekilde katetmek, öğrendikçe aslında hiçbir şey bilmiyor olduğu gerçeğini kabul edebilmek ve üretimlerini sürdürebilmek için kendi destek modellerini oluşturabilmek sanatçının yaşayabileceği en önemli zorluklar. Kısaca süreç kutsaldır diyebilirim. Kararlılık, istikrar ve iradenin bir sanatçının hayatı boyunca sahip olması gereken nitelikler olduğunu düşünüyorum.

Sanat ile uğraşmak, resim yapmak istediğini nasıl anladın?

Tabii ki bir anda olmadı. Süreci yaşadıkça kendimi sanatın içinde daha fazla buldum. Güzel sanatlar lisesi benim için bir başlangıçtı. Üniversitede aldığım akademik eğitim sanatsal algımı ve kavramsal düşünme pratiklerimi geliştirdi. Sanat tarihi okumaları yaparken, çağdaş eserleri incelerken, kendimi deneyimlerim içinde, sanatın bir parçası olarak hayal ettim. Eserlerimi ortaya çıkartırken “sanatçı olmak” amacından çok, üretmeyi bir tür dışavurum ve arınma süreci olarak görüyorum. Sanatın toplum için ya da sanat için olması sorgulamalarından öte sanatın sanatçının kendi arınması ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir çok sanatçının eserlerinin de bu arınma sonucu olarak ortaya çıktığını tahmin ediyorum.

Hangi tarihi kişilik ile eserlerin hakkındaki konuşmak isterdin?

Goya! Yaşadığı dönemin İspanya’sında, açgözlülüğü, yıkımı ve şiddeti direkt olmasa da dolaylı yollardan eleştirdi. Sipariş üzerine yaptığı eserlerde bile örtülü ve gizli biçimde eleştirel mesajlar vardır. Savaşın felaketlerindeki sahneler, yani Goya’nın iç savaş konulu gravür baskıları, savaşın görünen gerçeğinden farklıdır ama kendine has bir gerçeklik oluşturur. Goya’nın bu tavrı eserlerimi kurgularken ve kompozisyonlarımı oluştururken dikkate aldığım en önemli unsurlardan biri. Goya’nın hem alegorik hem de edebi kaynaklı eserlerinde gerçek ve kurgu üzerine benimsediği anlatım sebebiyle, sanat eğitimimdeki süreçte Goya’yı öğreticilerimden biri olarak kabul ettim. Dolayısıyla resimlerimin kurgulanış biçimini ve izlediğim yöntemleri Goya’nın yorumlaması mükemmel olurdu.

Eserlerinde gördüğümüz fotoğraf etkisi, gerçek ve kurgu olanın arasındaki çizgiyi ortadan kaldırmak için mi?

Birbiri ile aslında ilişkisiz, buluntu fotoğraflar üzerinden çıkarttığım kombinasyonları sanki birer gerçekmiş gibi resmediyorum. Fotoğraf gibi resim ifadesinden daha çok kurgusal bir resim ifadesini eserlerim için daha doğru buluyorum. Yarattığım kompozisyonlar ve kurgular fotografik bir etki taşıyor ama asla hiper gerçekçi değiller. Özgün bir gerçeklik algısı ortaya koymaya çalışıyorum. Eserlerimde kayıt altına almanın kısıtlayıcılığından uzak durmak istiyorum. Amacım izleyiciye daha özgür bir deneyim ve yeni alanlar sunmak.

İzleyici ile nasıl bir ilişkin var?

İzleyicinin kendi gerçekliği ve benim hayal gücüm ile kurulan kurgusal gerçeklik arasında geçişler sağlamak istiyorum. İzleyiciler eserlerim ile karşı karşıya kaldığında, kendi görsel deneyimlerine dayanarak, farklı tepkiler verirler. İzleyici eserlerimi kendi bakış açısı, kültürel ve görsel birikimi ile izler ve çağrışımlarda bulunur. Aslında bir nevi yeni tecrübeler de edinir. Ben izleyiciye bu alanı sağlamayı amaçlıyorum.

Anonim fotoğrafları nasıl araçsallaştırıyorsun?

Tarihsel olayların günümüze olan yansımalarını figürler ve mekanlar üzerinden işliyorum. Eserlerimde duygusallığa pek yer yok, hepsi akıl ve mantık ile kurulu. Eserlerimi içsel duygu yoğunluğumdan kavram olarak ayrı tutabilmek benim için önemli. Resimlerimde kullandığım mekan ve figürler tamamen araç niteliğinde, hepsi kendi gerçekliklerinden uzak evrensel bir boyuta ulaşmış sosyokültürel, politik semboller ile dolu. Buluntu ve anonim fotoğraflar kullanıyorum, bu fotoğraflardaki kişilerin her biri kendi yaşantısı içinde. Bu anonimliği dolaylı yoldan vermek istediğim politik, kültürel ve siyasi eleştirileri vermek için kullanıyorum. Bir elçi gibiyim, eserlerimi ve taşıdığı mesajları ortaya koymak için ben seçildim. Uzaya, soğuk savaş dönemine ve astronotlara karşı özel bir ilgim yok aslında, sadece birer araç her biri.

Yarattığın figürler hep kalıplara sıkışmış kişiler, askerler, astronotlar; burada nasıl bir bağlam var?

Asıl kararları verenler çoğunlukla "takım elbiseli” karakterler, anonim ve gizliler. Soğuk savaş dönemi büyük bir örnek ama bu zamana kadar gerçekleşmiş ve gerçekleşecek benzer dönemlerde de aynı durum söz konusu oldu ve olacak, yapı hep aynı. II. Dünya savaşı ya da Vietnam savaşı gibi. Kararları “takım elbiseli” kişiler alır, görünür olmak ve duyguları taşımak ötekilere düşer, onlar üzerinden propogandalar yapılır. Eserlerimde görünür olan bu kişiler hırs, kin, milliyetçilik, korku, mutluluk gibi bir çok duyguyla dolup taşıyorlar.

Senin nasıl kalıpların var?

Çoğu sanatçı kalıplar taşır bence. Amaç bu kalıpları yıkmak ve üzerine bir şeyler koyabilmektir. Kendimi tekrar ettiğim noktada yeni bakış açıları benimsemeye çalışırım. Bu sayede zaman içinde her türlü kalıbı yıkabilecek gücü kendimde hissediyorum. Farklı format ve disiplinlerde eserler ortaya çıkartabilirim. Hayatım boyunca tuval üzerine yağlıboya yapacağımı düşünmüyorum, sadece şu an için en rahat ifade biçimim olarak bunu seçiyorum. Sanatsal ifade biçimimde ve resimlerimde belirlediğim kurallar bir süre sonra yıkılacak ama bu süreçten geçmem gerektiğini biliyorum.

Hazırlık sürecin nasıl işliyor?

Kafamda eksik, silik bir kadraj oluşur önce. Sayısız kolaj, çok fazla kombinasyon… Kolaj oluştuğu anda aslında resim benim için neredeyse tamamlanmış oluyor, tuvali boyamaya başlıyor ve bitiriyorum. Eseri bitirdikten sonra inanılmaz rahatlıyorum. İnsan görmeden, kimse ile iletişim ve etkileşim kurmadan çalışırım. Üretebilmek için kendimle kalmam gerekiyor, dış etkenlerden kendimi soyutluyorum. Yorucu ve yalnız bir süreç. Böyle bir disiplini gerekli buluyorum. Bir tuvale başladığımda daha heyecanlı oluyorum, sonlarına doğru rutine katlanmaya dönüyor, o süreci tek katlanılabilir kılan şey yeni başlayacağım eser oluyor.

Tekrar tekrar dinlediğin bir parça?

Müzik benim 21. yüzyıla katlanma sebebim, bu yüzyılın sanatsal üretiminde bir ağırlığı var. Müzik dinlemeden asla resim yapamam. Fırçanın tuvale sürtünme sesi beni fazlaca irite eder, bu duruma asla katlanamam, bu yüzden müziksiz çalışmam imkansız. Müzik durduğunda ben de duruyorum. Rutin atölye sürecimde, rutininin bozulması için müziğin yarattığı keyife sığınıyorum. Sürekli aynı şarkıları dinlemek rutini körükleyici bir hal alıyor, dinlediğim şeylerin sürekli bir değişim halinde olmasına bu yüzden önem gösteriyorum, çokça “kıtlık” da çekiyorum tabii. Bir parçayı çok seversem onu atölye dışına taşıyorum.

Görevini gerçekleştirmek üzere olan ve belki de kendini görev sırasında feda edecek olan birini uyandırmak, kendi benliğine çağırmak için bir parça seçecek olsan bu ne olurdu?

Gizlenmiş duygusallıkları ortaya çıkartmak için: The Black Heart Procession - A light so dim.


Fotoğraf: Enes Alba
Video: Mercan Dinçkök
Röportaj: Öyküm Pala
Sayfa Tasarımı Uygulama: Mercan Dinçkök
Sayfa Tasarımı: Studio Pul


 

<

SANATÇININ ESERLERİNİ GÖR

SEPETİM