BRING THE HYPE TO ART

KÖKÜNDEN BİR RESET HAYALİ

röportaj
GİZEM AKGÖNÜL


“Galiba bu bütünün bir parçası olamayacağım,” dediğimde bir kaçış olarak başladı bu hayali medeniyet. “Herkesin, insanlığın en başından beri eşit olduğu bir medeniyet nasıl olurdu? İçinde yaşadığımız doğaya, flora ve faunaya kendimizden ayrı, sonsuz tüketebileceğimiz bir madde diyarı gibi değil de parçası olduğumuz bir denge olarak bakabilseydik ne olurdu?” gibi birçok soru üzerinden ilerliyor aslında. İdeoloji gibi sonradan geliştirilmiş, bozuk olanı düzeltmek adına ek yapılmış düşünce sistemleri yerine kökünden bir reset hayali bu medeniyetin temeli. 


Hayatta seni neler heyecanlandırır?

İnsan yapımı olmayan durumlar, yerler ve olaylar beni fazlasıyla heyecanlandırır. Önceden belirlenmemiş, bir varış noktası veya rotası olmadan çıktığım spontane yolculuklar da. Doğa heyecanlandırıyor beni; bir yere gittiğim zaman etrafımda 360 derece dönüyorum ve insan eline ait ya da insan yapımı bir şey görmediğimde aşırı mutlu oluyorum. İnsanlık olarak yarattığımız kaotik gerçekliğimizden sıyrılıp zaman kavramını yok saydığımda bedenselliğimden arınıp o sonsuzlukla bir bütün olabiliyorum ve bu tarif edemeyeceğim bir coşku yaratıyor bende, bir yandan da huzura ermiş gibi bir hal alıyorum. Hatta bu hissi tetiklemeye çalışıyorum; adeta insanlıktan ırak alanları kovalıyorum, peşine düşüyorum diyebilirim. Bu dürtümle savaşmıyorum, onu çok benimsedim.

Kullandığın renk skalası, duygu dünyanı hangi açıdan ve nasıl yansıtıyor?

Renk benim için her zaman tetikleyici bir unsur oldu. Hafızamdaki bir noktayı veya bir hissimi hatırladığımda gözümde önce renkler beliriyor. Genelde etkisi altında kalıp anlatmak istediğim bir konu üzerine çokça düşündükten sonra başlıyorum üretime, soyutladığım bu fikir her ne ise onun bıraktığı renkleri yaratmaya çabalıyorum.

İstanbul’un rengi nedir sana göre?

İstanbul’un gökyüzü çok yüksek. Gittiğim diğer şehirlerle kıyasladığımda İstanbul’un ne denli yüksek bir kubbesi olduğunu düşünüyorum. Bu durumun yarattığı bir mavi var. Beyaz ile grinin birbirine girdiği, biraz hüzünlü, açık bir mavi. Üstünde onu bir tül gibi saran sarı bir pislik var. Adada yaşıyorum, gidip gelirken daha da net görüyorum. Hep var orada. “Sarı Pislik Bulut” koydum adını, hatta fotoğraflarını çekiyorum.

Yarattığın dünyada seni büyüleyen nedir?

Bana sonsuz bir düşünme ve zihin alanı tanıması, varoluşsal kaygılarımdan arınarak kendimden büyük olaylara kafa yorma özgürlüğü sağlıyor. Yaşadığım zaman veya mekândan her istediğimde uzaklaşabilmek ve içimde yıllardır taşıdığım fikir yükünü sürekli genişleyen bu alanda doğru-yanlış olmadan simule edebilmek beni büyülüyor.




Eserlerinden oluşan hayali medeniyetin ideolojisi nedir?

“Galiba bu bütünün bir parçası olamayacağım,” dediğimde bir kaçış olarak başladı bu hayali medeniyet. “Herkesin insanlığın en başından beri eşit olduğu bir medeniyet nasıl olurdu? İçinde yaşadığımız doğaya, flora ve faunaya kendimizden ayrı, sonsuz tüketebileceğimiz bir madde diyarı gibi değil de parçası olduğumuz bir denge olarak bakabilseydik ne olurdu?” gibi birçok soru üzerinden ilerliyor aslında. İdeoloji gibi sonradan geliştirilmiş, bozuk olanı düzeltmek adına ek yapılmış düşünce sistemleri yerine kökünden bir reset hayali bu medeniyetin temeli.



Fantastik bir gerçeklikte eserlerin canlansa ve konuşmaya başlasalar ne derlerdi?

Eserlerin canlanması yerine hayalimde onları yaratan insanların canlanması daha heyecan verici olurdu.

Varoluşsal sancın nedir?

Yürüyen bir varoluşsal sancıydım bu yola girmeden önce. Şu an günlük kaygılarım; üretimimi nasıl gerçekleştirebilirim, malzemeleri ve tekniklerimi nasıl geliştirebilirim gibi sorulardan ibaret. Bunun dışında üretim sürecimle ilgili kaygı uyandıracak bir durumum söz konusu değil. Sadece heyecan ve coşku var içimde. Neyi nasıl anlatmak istediğimi bildiğim bir noktadayım ve sabırsızlanıyorum.


Sanatın sana hangi süper gücü sağladığını düşünüyorsun?

Süper güçten ziyade sanatım bana kendim olabilme özgürlüğü tanıyor ve bunun için çok müteşekkirim.

Kişisel süper kahramanın kim ve neden?

Kahramanlık kurumuna inanmıyorum ama yönlendirilmeye çok ihtiyacım olduğunda karşıma çıkarak zihnimi açan, nefes almamı sağlayan, aklıma geldiklerinde teşekkür ettiğim, ailem gibi gördüğüm kişiler var. Çocukluk öfkeme Jean d’Arc eşlik etti. İlk gençlik buhranımı Nietzsche, Dostoyevski ve Herman Hesse ile atlattım. Kadın-erkek eşitliği üzerine kıvrandığım bir dönemde Judith Butler’ın bakış vizyonuna sığındım. George Carlin sayesinde en ağır durumları bile dalga geçerek atlatabileceğimi gördüm. Varoluşun politik olduğunu Troçki, Bakunin, Engels ve Marx sayesinde anladım. Frankfurt School, eğitimle ilişkimi yapılandırdı. Ben kimim-biz kimiz grubu kalabalık: Sokrates, Platon, Rousseau, Kant, Hegel, Spinoza, Feuerbach, Jung ve daha birçoğu... Rengi ve formu Goethe, Joseph Albers ve Hans Arp’tan öğrendim, sanatın ve üretimin özgürlüğüyle yaşamımı değiştirmemi de Guy Debord ve Walter Benjamin’e borçluyum. Unuttuklarıma da selamlar, sevgiler :) 


Gizem’in bir sözlüğü olsa ilk 5 kelimesi ne olurdu?

Neden, nasıl, evet, hayır ve olabilir ile hayatımı idame edebilirim.

İlham perin nereli ve nasıl bir tavrı var?

Bir memleketi yok. Dünyadan olduğuna bile inanmıyorum; tarafsız, duygu ve his barındırmayan kolektif bilinç elçisi. Sonuç odaklı ama yargılamayan bir varlık.  Aklıma bir fikir veya üretim dürtüsü geldiğinde hemen harekete geçmezsem o fikir başkasında vuku bulabilir.

Yaratım prosesini nasıl hayal etmeliyiz?

En başa dönersem meditasyonlarımda aslında her şeyin birbirine bağlı olduğunu, kafamda yer eden her ne ise mikro kanallarla bir bütüne bağlandığını gördüğüm çok boyutlu o akışı anlatmaya çalışmakla başladı her şey. İçgüdüsel olarak gelen bu dürtüyü yavaş yavaş her zaman girebildiğim bir kanala çevirebildim. Aslında kaos teorisini doğaçlayarak ve soyutlayarak uygulamaya çalışıyorum diyebilirim. Önce zihnimi odaklayıp elimden o düşüncenin akmasına izin veriyorum, sonra önünde engel olarak gördüğüm veya o düşünceye şekil veren unsurları kontrollü bir şekilde çiziyorum. Ardından aralarındaki ilişkiyi ortaya çıkaran geçişleri belirginleştiriyorum. Elimin titremesinden o sırada duyduğum seslere kadar her şey sürecin doğal bir parçası ve yönlendiricisi oluyor. En son beliren çizimdeki dinamiklere ve boyutlara göre renkleri giriyorum ve her renk bir unsuru tanımlıyor.


Sanatının zamansızlığını nasıl tanımlarsın?

Ona ben karar veremem. O merci ben değilim ve şahsen öyle mercilerin de olduğuna inanmıyorum. İçinde bulunduğu zamanı anlatmaya çalışan sanat da var, zamanı yok sayan da, birini yapmaya çalışırken ötekine evrilen de. Üretilen, üretenden çıkıp başka zihinlerde yaşamaya başlayınca sanatın esas süreci başlıyor diye düşünüyorum. Her yeni gözün üzerine eklediği veya azalttığı linear olmayan zaman dışı bir hal. 

İçindeki çocuğu yansıtan özelliklerin nelerdir? Onu nasıl besleyip kolluyorsun?

İçimdeki çocuğu saldım, bildiğin dışarıda yaşıyor. Doğrusal zamanda seneler eklenmiyor olduğum insana. Aldığım dersler, geride bıraktığım huylar, güzel bir bilgi birikimim var ama kendimi bildim bileli başına buyruk, özgür, kendine yetebilen, bağımsız; bitkilere, dağlara, taşlara, denize, göğe, hayvanlara aklını yitiren, yer yer yabani, insanlara mesafeli ve sıkılgan biriyim. Güvende hissetmediğim an, içime kapanır ve olay yerinden uzaklaşırım. Güç dengesizliği gördüğümde de kavga ederim. Hiçbir zaman hayatı olduğu gibi kabul eden bir yetişkin olmak istemedim. Kendime karşı sorumluluğumu aldığım ve elimden geleni yaptığım bir gerçek kurdum, onu yaşıyorum.  


İstanbul bir insan olsa cinsiyeti ne olurdu? Nasıl bir tavrı olurdu?

İstanbul dişiliği yüksek, fluid bir cinsiyete sahip bence; güzelliği baskılanmış, hoyrat davranılmış ve gözümüzün önünde sürekli katledilmenin verdiği haklı bir öfke taşıyor içinde. Çok iyi anlıyorum onu. Sürekli çeşitli yöntemlerle fethedilmeye çalışılmış olmanın verdiği yorgunluğu, bu kadar yoğun nüfusun sürekli ondan bir şeyler istemesinin verdiği umursamazlığı ve her gelenin kendi izini bırakmak adına açtığı o yaraları görüyorum. Arada bize rağmen güzel günlerini hatırlayıp ışısa da o üzerindeki sarı toz bulutu umutsuzluğu, güneş girmeyen sokakları vicdansızlığı, yeni gökdelenlerin arasında estirdiği rüzgâr ise kini gibi geliyor bana. Az kalan erguvanları, o her açıdan şaheser gün doğumu ve batımları, kalan yeşillerine sığdırdığı kuşları ise bir nevi, bir gün yeniden doğacağını hatırlatan gövde gösterileri gibi. 

İstanbul’a en yakışan kişilik bozukluğu hangisidir sence?

Manik depresif.

İstanbul’u hangi şehirle aldatırsın?

Ara ara yaşamak istediğim şehirler oluyor, gidip yaşayıp dönüyorum. Aldatmak kelimesinden hoşlanmasam da bir süre her şehirden bal almak istiyorum. 


Farkındalığını yükseltmek adına ne gibi araçlar kullanıyorsun?

Bireysel farkındalığım için yıllardır meditasyon yapıyorum. Kamp yolculukları ise doğa ve tarih algımı şekillendirdi diyebilirim. Pandemi süreci başında eve kapatılma durumu özgürlük algımı çok tetiklediği için uzun yürüyüşlere başladım; gün doğumu ve batımında tüm duyularım hareketleniyor. Bazen sadece durup izleme hali geliyor; bu bir insan olabilir, bir manzara ya da sadece aktif dinleyici olup birini cidden duyumsamaya odaklanıyorum. Bir nevi format atılmış gibi hissediyorum. Okumak ise çocukluğumdan beri en sevdiğim farkındalık artırıcı araç. Kendimi farklı karakterlerde tekrar görmek, okurken deneyimlediğim hikâyelerde kaybolmak aslında beni en çok besleyen eylemlerden biridir.

Seni en çok korkutan şey desem aklına ilk ne gelir?

İnsan acımasızlığı. Gerçekten sınır bilmiyor.

Sıklıkla kullandığın savunma mekanizmaları neler?

Mantığa uydurmayı o kadar çok kullanıyorum ki, bir nevi aşındı.

Değişen ve dönüşen varlıklarız. Bu sene ise büyük formatlar attı bize. Zor bir sene olmasına rağmen seni sana daha çok yaklaştıran, ne oldu?

Senelerdir bir şey olacak, bu düzen böyle gitmez diye sayıklıyordum. Pandemi çıkınca, “Oh, evet, insanlık olarak artık yeni bir düzene geçmemiz gerektiğini idrak edeceğiz,” dedim. Bekledim. Hâlâ bekliyorum :) Bu süreçte çuvaldızı kendime diyerek tüm hayatımı değiştirdim; adaya taşındım, üretim şekillerimi sorguladım, değiştirdim, geliştirdim, yenilerini yapılandırdım. Sürdürülebilir, kendine yeten, doğru büyümeye açık bir düzen kurma çabası içindeyim.

Bu sene her şeyin üstesinden gelirken sana eşlik eden şarkı hangisiydi?

Can-Future Days

Özel bir gün olsaydın ne olurdun, tüm dünyada ne kutlanırdı?

“Paşa Gönlünden Ne Geçiyorsa Onu Yap Günü.” Herkesin kendini kutladığı bir gün olurdu.

Hayatını tanımlayacak bir manşet olsa ne olurdu?

Başka Bir Dünya Mümkün! Tam sayfa girilsin lütfen!

Glasshouse’un kurucususun. Bir sabah uyandın ve Glasshouse’un tam ortasında kocaman bir fil. Filin rengi ne olurdu? Ve her şeyi yerle bir etmemesi için ona derdin?

Günaydın mavi fil! Glasshouse şimdilik mekânsız bir oluşum, o yüzden istediğini yerle bir edebilirsin, yeniden başlarız. Hiçbir fikir bir filden değerli değildir.



Fotoğraf / Video İçeriği: Baran Doğan
Röportaj: Sevtap Tuzcu
Sayfa Tasarımı Uygulama: Batu Kantarcı
Sayfa Tasarımı: Studio Pul
Video: Özgün Özlü

 

 

 

SANATÇININ ESERLERİNİ GÖR

Cart