BRING THE HYPE TO ART

TEK YOL GÖSTERİCİ ŞEY, SANIRIM İNSANIN KENDİ İÇ SESİ OLMALI.

röportaj
TAMER NAKIŞÇI


“Geleceğe yolculuğumuzu, sonunda bizi özümüze ve tarih öncesi insanlık denklemine bağlayacak bir köprü olarak görüyorum. Gelecek yalnızca teknoloji demek değil.”



“Avrupa’nın Yaratıcı Geleceğini Belirleyecek 100 Genç Yetenek” listesindesin ve ayrıca uluslararası sanat platformu Artsy'e göre “Tanınması Gereken 10 Türk Çağdaş Sanatçı”dan birisin. Bu durum çok güzel bir onay ve ayrıca üretimin adına motivasyon olmalı. Senin duyguların bu konuyla ilgili nedir?

Öncelikle teşekkür ederim. Yolun en başından beri içimde bir yerlerde hep dünya çapında bir şeyler söylemem gerektiğine inandım. Bunu kendimi bir yere koymak için söylemiyorum, ama sanırım ancak o motivasyon ve vizyonla çalışınca bir şeyler oluyor. Dünyanın belki de hiç göremeyeceğim köşelerine, tanışamayacağım bütün o insanlara fikirlerimle dokunmak istedim. Dünyayı bu yolla değiştirebilmek oldu amacım. Bir şekilde de hep öyle oldu, ilham olabiliyorsam ne mutlu bana... Sonuçta bu hayata bir kere geliyorsunuz, ne yapmak istiyorsanız peşinden gitmeye değer. Henüz Mimar Sinan’da öğrenciyken İtalya'da Fiat’ın konsept tasarım departmanında görev aldım ve odağım her zaman geleceğin dünyası oldu. Sanırım kendimi uluslararası alanda daha özgür hissediyorum, o rotada da ilerliyorum.

Artırılmış Gerçeklik teknolojisinin hayatımıza nasıl nüfuz edeceğini düşünüyorsun?

Hatırlar mısınız, bir zamanlar akıllı telefonlar yoktu, insanlar telefonlarında “snake” oynayarak mutlu mesut bir hayat sürüyorlardı. (Nokia 888 projemi hatırlayanlar olabilir o dönemden.) O yıllardan bugünlere ne kadar kolay geldik ve alıştık? O nedenle insanların bundan sonraki dijital dönüşümü de hayal edememesi çok doğal. Ancak bu kez gerçekten alışık olmadığımız dünyaya adım atmak üzereyiz. Gelmekte olan şey yalnızca bir teknoloji değil; tıpkı walkman icadındaki gibi, yepyeni bir algı boyutunun kapısını açacak bir cihaz. Belki de hiç bilmediğimiz duyularımız, hareketlerimiz, hislerimiz gelişecek. Düşünsenize bir akşam eve dönerken bütün binalar kıpkırmızı olsun diyorsunuz ve bir anda etrafınızdaki dünya tamamen boyut değiştiriyor. Sevgilinizle çimlerin üzerine yatmış, gökyüzünü izliyorsunuz ve yalnızca ikinizin görüntüleyebildigi bir dünyanın içinde onun ismini bulutlara yazabiliyorsunuz. Görsel bir radyo kanalı gibi düşünün. Gerçekliğin üzerine sayısız katman eklenecek. Tasarım ve mimari alanlarında getirecekleri de çığır açacak boyutta. Artık "Holographic collaboration" konusu konuşuluyor. Bu yöntemle aynı tasarım üzerinde dünyanın farklı yerlerindeki kullanıcılar aynı anda çalısabilecek, mimarlar bir şantiyede gezerken tasarımın uygulanmış halini görebilecek, belki de tasarımı orada yapacak. Bu teknoloji zaten mevcut ve Instagram filtreleri üzerinden planlı olarak bir tür hazırlık sürecinden geçiyoruz. Yakında da AR gözlüklerle bu teknoloji hayatımıza iyice girecek ve neyin gerçek olduğu ve olmadığıyla ilgili sınırlar ortadan kalkmaya başlayacak. Şahsen bu dünyayı tecrübe etmek icin heyecanlıyım. Aynı zamanda insanlığın geçireceği bu değişime şahit olmak da ilginç olacak. Oldukça ciddi bir sanal dünya bağımlılığı mevcut, bunu ekstreme taşıyanlar olacaktır. Öte yandan AR’ın, iyi yönde kullanıldığında kolektif bilincimizi yukarılara çıkarabilecek potansiyele sahip bir teknoloji olduğunu düsünüyorum. En azından kafamızı ekranlardan yukarı kaldıracağız ve gerçek dünyaya bakacağız. Bu da kaçırılmaması gereken bir detay.

IWD2021’de Iris Apfel ile tanışma fırsatın oldu. Başında da #Futureisblankhats tasarımlarından biri vardı. Bir moda ikonu olarak Iris Apfel’in şapkana yaptığı yorumu çok merak ediyorum.

Iris’le tanışmak son derece eğlenceliydi; bundan yaklaşık iki yıl önce New York’taki The New Museum’da Nude ile yaptığımız işbirliğinin lansmanı için bir araya geldik. Unutulmaz bir geceydi. Davetliler de bir o kadar renkliydi, yaratıcılığın tam anlamıyla kutlamasıydı sanki... Iris’in zaten tarif edilemez bir enerjisi var. Tanıştığımızda hiç yabancılık çekmedik. (Tabii ki şapkama şöyle bir baktı, o anın bir fotoğrafı mevcut :)) Konuşurken hep elimi tuttuğunu hatırlıyorum, hatta kulağıma eğilip küçük bir espri de yaptı. O, beni ve şapkamı hatırlar mı bilmiyorum ama ben onun üzerindeki tüm aksesuarları tek tek hatırlıyorum ve ondan aldığım o mucizevi enerjiyi hiç unutmayacağım.

Tasarımcı geçmişin ve bir sanatçı olarak yaratım süresinde olan benliğinin çakıştığı anlar oluyor mu?

Tabii ki oluyor ama o çakıştığı yerlerden kıvılcımlar da çıkabiliyor bazen. Bu soruya, "İkisinin arasında bir noktadayım,” diye cevap vermek istemiyorum. Çünkü benim için her ikisi de birbirini güçlendiriyor, dengelemiyor. Babamın bir arkadaşı bana bir gün, “İsterse herkes iyi bir mimar olabilir Tamer ama herkes, piyano çalabilen iyi bir mimar olamaz,” demişti. O zamanlar lisedeydim; bir yandan geleceğimi kurguluyordum. O sözden sonra piyanoyu da asla bırakmadım. Tiyatro da yapıyordum, onu da tam anlamıyla bırakamadım, bana yakın olanlar iyi bir yönetmen gözüm olduğunu bilirler. Sanat da sanırım bunun gibi, tutunmaya çalıştığım özbenliğimi hatırlatıyor, kendimi çok boyutlu ifade edebildiğim, daha derine bakabildiğim için şanslıyım.
Tasarım projelerimi de bu doğrultuda “Undesigned” diye adlandırdığım bir kavram çerçevesinde kurguluyorum; ucu açık tasarımlar, her insanın kendi dokunuşuyla anlam bulan ürünler yaratıyorum.

Her sabah kişisel bir uyandırma mesajın (wake-up call) olsa sana hangi mesajı verirdi?

Mesajın kimin sesiyle geldiğini hayal etmek daha hoş bir düşünce…

İnsan, mekân ve obje denklemin nedir?

Her gün, her saniye içinde bulunduğumuz bu denklemde üretilebilecek yeni senaryolar kurguluyorum. Yaptığım işi bu şekilde tanımlayabilirim. Bileşenleri değişken olduğundan çözülmesi mümkün bir denklem değil, ancak her projeye başlarken var olan kuralların ve beklentilerin geçerliliğini sorguladığım anahtar bir yaklaşım benim için. Denklem çok basit aslında, bu da dünyayı farklı bir gözle görebilmekten, bir anlamda da her şeyi olduğu gibi görebilmekten geçiyor. Başka bir gezegende yaşasaydık bir günümüz nasıl olurdu?

Bir nevi gelecek yolcususun. Peki, bu yolculukta vazgeçilmezlerin nedir?

Turuncu kübüm, Nooka saatlerim ve kedim Shiva.

Geçmiş, gelecek ve us/öz ben denklemin nedir?

İşlerimde her zaman var olmayanı keşfetmeye, gelecekten günümüze bir şeyler getirmeye çalışıyorum. Ancak geleceğe uzanmaya çalışırken geçmişe dokunduğumu hissettiğim noktalar var. Geleceğe yolculuğumuzu, sonunda bizi özümüze ve tarih öncesi insanlık denklemine bağlayacak bir köprü olarak görüyorum. Gelecek yalnızca teknoloji demek değil.

Sanat hayatında değişim/dönüşümü sağlayan bir karşılaşma oldu mu?

Geçtiğimiz yıl Gate 27’de geçirdiğim residency dönemi benim için oldukça yol gösterici oldu. Sevgili Beral Madra’nın küratörlüğünde yerli ve yabancı sanatçılarla iç içe üretimde olmak bana yeni bir perspektif kattı. Sanatçı kimliğimin yerleştiği, değer gördüğü bir süreç yaşadım.

Savunduğun bir erdem var mı?

Hiçbirimiz bulunduğumuz evreni, bütün bunların başını, sonunu, anlamını bir başkasından daha fazla bilmiyoruz. Ne dersek diyelim, yolun sonunda kimsenin açıklayamadığı şeyler var, bir mucize var ortada. O yüzden her şeyin mümkün olduğuna inanıyorum ve her zaman kendimi tüm frekanslara ve olasılıklara açık tutuyorum. Birçoğumuz gibi, ben de o cevabı arıyorum. Bu bana güç veriyor. #futureisblank

Oturup ilham beklenmez. shopi go Art adına Dolapdere’de sergilenen Geo II eserine giden ilham yolculuğundan bahseder misin?

Aslında geçmişten gelen bir seri, Geo serisi. Serinin ilk ürünü Geo I’i 2012 yılında Cihangir’de terk edilmiş bir binanın üzerine yerleştirmiştim. Ancak sonra bir sabah, kurulumdan yalnızca bir kaç gün sonra enstalasyonun çatıdan çalındığını duyduk! O yüzden hiçbir zaman elimle tutamadığım, benim için her zaman geri dönmek istediğim bir fikirdi ve yıllar sonra Gate 27’de tekrar gündeme geldi. Bu kez daha da büyük bir ölçekte, yeni bir yorumla eseri geri getirmeye karar verdim. shopi go Art’ın Dolapdere'deki binasında da uzun süredir gözüm vardı. Kafamda o kareyi bir kere gördükten sonra da aksi olması beklenemezdi. O zaman henüz kurulma aşamasında olan shopi go Art ekibinin güveni ve desteğiyle heyecan verici boyutta ve yeni formatta hayata geçirdik projeyi. 31 Aralık gecesi Arter’in önündeki su havuzunda oynayan Dolapdereli çocukların tezahüratıyla yolculuğuna başladı.

Anaglyph 3D konusuna başından beri ilgiliyim, burada da ince bir mühendislik ve işçilikle bu etkiyi fiziksel olarak uyguladık. Yakından görenler bile bazen projeksiyon veya hologram olduğunu sanıyorlar. Hatta çekilen fotoğraflara red-cyan gözlükle baktığınızda formu 3 boyutlu algılayabiliyorsunuz. Benim için her zaman olduğu gibi ucu açık bir proje Geo serisi. Şu anda bir AR filtresi ve NFT projesi üzerinde çalışıyorum.

Sürekli üretim halindesin; bu durumda zaman ile ilişki durumun nedir?

“1920’lerde ortaya atılan bir teoriye göre, insan zamanı sadece o ana kadar yaşadığı zamanla kıyaslayarak ölçebilirmiş. Örneğin 1 aylık bir bebek için 1 hafta, onun hayatının 4’te birine denk geliyor veya aynı hesapla 5 yaşındaki bir çocuk, yılbaşına kalan 26 günü geri sayarken bu zaman dilimi 70 yaşındaki bir insanın 1 sene algısına denk geliyor. Bu sebeple insanlara göre yaş aldıkça yıllar daha hızlı geçiyor veya küçükken o yaz tatillerinin bize yıllar gibi gelmesi gibi. Bunu anlatmamın sebebi, zamanın her canlı için göreceli olması. Bu döngüyü kırmak da değişimden geçiyor, ne kadar "çok" yaşarsanız o kadar çok yaşarsınız; ben de kendimi farklı tecrübelere, farklı şehirlere, farklı projelere atarak hayatı daha çok tecrübe etmeye çalışıyorum. Zamanımın tümü, içimdeki dünya ile gerçek hayat arasındaki kesişimleri bulmakla geçiyor, dediğin gibi sürekli üretim halindeyim. Tabii ki zaman yetmiyor ama bu durumdan hiçbir zaman şikâyetçi olmadım. Söyleyecek yeni şeylerim olduğu sürece, anlamlı işler ortaya koyabildiğim sürece hayatının amacını bulmuş şanslı insanlardan biri gibi hissediyorum kendimi. Pandemi sürecinin ve yeni hayat düzenimizin, birçok sanatçı gibi bana da bir anlamda iyi geldiğini hissediyorum.
Nihayet müziğime de odaklanacak zamanı buldum, hatta çok yakında bununla ilgili bir yayınım olacak. Çok heyecanlıyım, şimdilik bu kadarını söyleyebilirim.

En son hangi alışkanlığından vazgeçtin?

Mükemmeliyetçiliğimden vazgeçebilseydim mükemmel olurdu.

Sürekli tekrar eden bir döngün var mı hayatına dair?

Hayatımda ne zaman kendi içimde veya çevrem tarafından tam olarak anlaşılmadığımı hissetsem bir anda beklenmedik bir yerlerden bir işaret gelir, doğru yolda olduğuma dair ve mevcut denklem bir anda geçersiz olur. Ben bir sonraki adıma geçerim. Annem, “Her sene sonbaharda sana büyük bir şey oluyor, farkında mısın?” der bana. Tek yol gösterici şey, sanırım insanın kendi iç sesi olmalı.

Gelecekten gelen Tamer ile karşılaşıyorsun, ona ilk ne sorardın?

Tabii ki ilk akla gelen soru: Uzaylılar geldi mi?

Üretmenin en can yakan etkilerinden biri, sanatçının kendine ve eserlerine fazla eleştirel yaklaşması. Bu iç sesi nasıl susturuyor ya da kullanıyorsun?

Gerçekten zor bir soru ve zor bir konu. “Obsessions make my life worse and my work better.” Stefan Sagmeister’in bu sözü aklıma geliyor.

Zanaatkâr bir babanın çocuğusun, bunun sanatına nasıl nüfuz ettiğinden bahseder misin?

Soyadımız Nakışçı, “nakkaş”tan geliyor. Nakkaşların yaptığı o tavan süslemeleri aslında o konağın sahibinin, akşam evine geldiğinde ve sırtını sedire dayayıp tavana baktığında o desenlerde bulduğu dünyalarda kendini kaybetmesi ve bir anlamda da kendini bulmasıyla ilgili. İnsanın özüyle ilgili bir konu yani aslında yapılan işlemenin kendisi değil. Az önce bahsettiğim insan, mekân, obje denklemindeki gibi, babam Erdoğan Nakışçı da Gaziantep’ten İstanbul’a gelen üçüncü kuşak bir zaanaatkârdı, bize de unutulmaz bir çocukluk yaşattı. Zamanının en önemli yalılarının restorasyonunu ve iç dekorasyonunu yaptı. Kanlıca’daki evimizin yanındaki atölyenin bahçesinde 17 metrelik bir yat bile inşa edilmişti. Böylesine saygı duyulan ve üretken bir babam olduğu için her zaman onur duydum. Fikirlerimin hayata geçmesi aşamasında her zaman bana yol gösteren ve yanımda olan abim Ahmet Nakışçı da erken yaşta, babamın yolunda ilerlemeyi seçti. O da üretim ve malzeme konusunda kimseyle kıyaslanamayacak bir teknik zekâya ve güce sahip. Aynı zamanda Türkiye’nin ilk kuşak endüstriyel tasarım mezunlarından ve benim de bu dünyaya adım atmamın en önemli sebeplerinden biri... Ailemden gelen bu çalışma disiplini ve genetik olarak bana geçen kodların yetenekten öte bağışlanmış bir sorumluluk olduğunu hissediyorum ve layık olmaya çalışıyorum. Hayatını korkusuzca hayallerine adamış olmak bana gurur veriyor ve sanırım bazı kesişim noktaları da hissedebiliyorum ve her seferinde bu durum karşısında çok şaşırıyorum.

Siri ile ilişki durumun nedir?

Arada biraz azarlıyorum, "Sorry I didn’t get that," diyor. "That’s ok," diyorum. Biraz daha zamana ihtiyacı var.

NFT’ye bakış açın nedir?

NFT konusu geleceğin bize getirmeye devam edeceği hızlı değişimlerle ilgili bir ipucu aslında. Dijital dünyada üreten sanatçılar için yeni ve daha demokratik bir çağın kapısını açacak gibi görünüyor. Ben de konuyu, daha önce ifade edemediğim duygu durumlarını işleyebileceğim yeni bir format olarak görüyorum. Gelecekten dönüp baktığımızda bu yıllar bu yeni formatın miladını belirleyecek. Şahsen bu eğrinin tersine döneceğini düşünmüyorum. Ancak bir işin gerçek değeri ve samimiyeti karşı tarafa hissettirebildikleriyle ölçülmeli, kullanılan teknikle değil. Bunu da her zaman olduğu gibi zaman gösterecek.



Fotoğraf: Abdullah Yazıc
Röportaj: Sevtap Tuzcu
Sayfa Tasarımı Uygulama: Batu Tate Kantarcı
Sayfa Tasarımı: Studio Pul
Video İçeriği: Abdullah Yazıc / Tamer Nakışçı
Video: Batu Tate Kantarcı

 

 

SANATÇININ ESERLERİNİ GÖR

Cart